ÖZKAN MERMER

MERMER GRANİT İŞÇİLİĞİ İÇEREN HERŞEY İÇİN KALİTE ve UYĞUN FİYATIN BULUŞTUĞU DOĞRU ADRESE GELDİNİZ.. !
 
AnasayfaKapıTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 8 kişi C.tesi Ağus. 27, 2016 11:36 am tarihinde online oldu.

Paylaş | 
 

 ÇİNİ YER ve DUVAR KAROLARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
TAŞCI
Admin


Mesaj Sayısı : 184
Kayıt tarihi : 16/01/11
Yaş : 47
Nerden : istanbul

MesajKonu: ÇİNİ YER ve DUVAR KAROLARI   Cuma Ocak 21, 2011 7:45 pm

TÜRK ÇiNi SANATININ KISA TARiHÇESi


Anadolu uygarlığını tarihi form ve inceliklerle kültürel
bir miras gibi evlerimize kadar taşıyan Türk Çini Sanatı, vatanı olarak
kabul edilen Kütahya ve İznik topraklarında asırlık bir geçmişe
sahiptir. Geleneksel Türk Sanatlarından olan çini, genellikle mimari
yapıların, cami, köşk. saray, çeşme, türbe ve benzeri yapıların iç ve
dış süslemelerinde kullanılmış bir seramik ürünüdür. Çinilerimiz tür
olarak ikiye ayrılır.
1- Duvar çinileri, batılıları Tile-Art dedikleri bu türe eskilerimiz Kaşi demişlerdir.
2. Evani denilen bu tür tabak, vazo, kupa, kase, sürahi,
bardak ve benzeri seramik ürünlerinden oluşmaktadır. Bu türe halen
kullanma seramikleri demekteyiz.
Türkler çok eski zamanlardan beri , binalarını, çinilerle süslemeyi tercih ediyorlardı.
Özellikle İslamiyeti, kabul eden İlk Müslüman Türk Devletini kuran Karahanlılar
(955) devleti döneminde mabetlerini çinilerle süslemeye başlamışlardı.
dönemine ait yapılarda görülmeye başlayan çini süsleme geleneği, Türk
Çini Sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu
göstermektedir.
Bu tercih Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları
Zamanında gelenek halini almış ve daha sonraları Osmanlılar döneminde
de devam etmiştir. Selçuklular, egemenlikleri altına aldıkları yerlerde
inşa ettikleri pek çok cami, medrese, kervansaray, saray, türbe ve
benzeri eserleri çinilerle bezemişlerdir Selçuklu çinilerinin
özelliklerinden kısaca bahsetmemiz gerekirse, bunların kare veya
dikdörtgen, altıgen şekillerinde olduklarını ve bir yüzlerinin, mavi,
lacivert, toprak sarısı, turkuaz, siyah, kahverengi gibi sırla
karıştırılmış renklerle boyanıp pişirilmiş olduklarını ve alçı veya
horasan harç üzerine aplike edilmiş, mozaik şeklinde yapılmış
süslemeler olduklarını söyleyebiliriz. Zamanla geliştirilen bu mozaik
tekniğine Kufi tarzı yazılar ve rumi motiflerde katılmıştır. Tarihi
dönemlerde gelişme gösteren Türk çini Sanatı 16. yüzyılda İznik ve
Kütahya çinileri ile zirveye ulaşmıştır
Özellikle Antik çağlarda KOTIAEION olarak anılan Kütahya
şehrinde arkeolojik kazı ve araştırmalar sonucunda çok eski zamandan bu
yana Kütahya’da seramik üretiminin yapıldığı kanıtlanmıştır.
Türk çini Sanatında yeni tekniklere geçme, form ve Sanat
zevkini ve yetkinliğini bozmadan geri götürmeden sürekli artan isteği
daha kısa sürede karşılayacak yeni üretim teknikleri ve imkanlarının
araştırılması ve bunların uygulanması ile mümkün olmuştur.

Uygulama teknikleri sırası ile:

1-Mozaik çini tekniği.
2-Renkli sır tekniği
3- Sır altına boyama tekniği.
4- Perdah Tekniği
Mozaik Çini Tekniği: Türk çini Sanatında yaygın olarak
kullanılan en eski teknik olan bu tekniğin kaynağını sırlı tuğla
süslemenin aldığı söylenebilir. Mozaik çini tekniği 13.yy da Anadolu
Selçuklu çini Sanatına kişiliğini kazandıran ve Osmanlı döneminin
varlığını 15.yy'ın sonuna kadar sürdüren bir çini tekniği olmuştur.
Ana teknik özelliği süslemenin, süsleme örneğinin doğrudan
çinkolu saydam olmayan renkli sır ile yapılmasıdır. Bu teknikte levha
üzerinde renkli sır ile boyama söz konusudur, renkli sır tekniğinde
levha üzerinde süsleme örneğinde krom oksit bir bileşimle tekrar
çizilmiş, kontür olarak verilmiş bu şekilde fırınlanan renkler birbiri
içine akması önlenmiştir.

Sır Altına Boyama: 13.yy’da Anadolu Selçuklu'da
kullanıldığı gibi, 16.yy'ın ikinci yarısında Osmanlı'da gelişmesini
tamamlayan bir çini tekniğidir.
Perdah Tekniği: Bir sır üstü tekniğidir. Beyaz astarlı
renksiz saydam sırlı levhalar üzerine altın ve gümüş tozları ile
süsleme yapılmakta ve fırınlanmaktadır.
“ilk Osmanlı Dönemi” olarak adlandırılan döneme ait
çiniler, İznik Yeşil Cami minaresinde(1390), Bursa Yeşil Cami ve
Türbesinde (1421), Bursa Muradiye Camiinde (1426), Edirne Muradiye
Camiinde (1433), İstanbul Mahmut Paşa Türbesinde (1463), Çinili Köşk’
te (1472), ve Edirne’de Şah Melek Paşa Camilerinde görülmektedir. Bunlar
genellikle mozaik veya sırlı boya tekniği ile üretilmiş çinilerdir. Bu
dönemlerde, lacivert, mavi, turkuvaz, siyah, sarı gibi renkler ve
rumi, kufi yazı, geometrik şekiller ve bitkisel kökenli stilize edilmiş
motifler kullanılmıştır.
Takip eden dönem, bir geçiş dönemi olarak adlandırılabilir. Fatih Devrinin Nakkaşbaşısı Baba Nakkas,
kullanma seramiklerinin gelişiminde büyük rol oynamıştır. Yavuz Sultan
Selim zamanında sınırları genişleyen devletin diğer bölgelerinden
İstanbul’a getirilen sanatçılar da bu sanata önemli katkılar
sağlamıştır. İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi (1522),
Şehzadeler Türbesi (1525), Haseki Medresesi (1539), Şehzade Mehmet
Türbesi (1543), Topkapı’ da Kara Ahmet Paşa Camii (1551), gibi mimari
eserlerde kullanılan çiniler bu dönemin eserleridir. Sırlı boya tekniği
ile üretilmiş olan bu çinilerde; Rumiler, bulutlar, hatai tarzında
bitkisel kökenli motifler, fıstık yeşili, sarı, mavi, turkuvaz,
lacivert ve kiremidi renkler kullanılmıştır. Sarı renk, üzerine altın
varak yapıştırılmak üzere astar olarak düşünülmüştür.
Bu dönemde gerek kalite ve gerekse desen üretiminde
değişme ve gelişmeler olmuştur. Türkler, mozaik ve kuru kenarlar
tekniklerini terk etmiş, sır altı boya ve sır tekniğini geliştirmiştir.
Bunun yanı sıra saray nakışhanesinde yeni motifler geliştirilmeye ve
üretilmeye başlanmıştır. Önce İran’ lı bir ressam olan ve Sahkulu diye
anılan Veli Can, Saray Başnakkaşlığına getirilmiş ve Saz Yolu desenler
üretmeye başlamıştır. İri yapraklarla beraber zümrüdü anka kuşlarını,
güvercin ve papağanları, geyik ve tavşanları, horozları vs. hayvani
motifleri çinilerde kullanmaya başlamıştır. Onu takiben öğrencisi ve
saray nakkaşbaşı olan Karamemi de, selvi ve bahar ağaçlarını, asmaları,
lale, gül, sümbül, Manisa lalesi, susen çiçeği, kantaron çiçeği,
zambak, zerrin çiçeği, karanfil çiçeği ve bunların goncalarını
süslemede pek az miktarda sadeleştirerek kullanmaya başlamış ve yeniden
kullanılmaya başlanan, kırmızı, yaprak yeşili, mavi, lacivert, türkuvaz
ve ağaç gövdelerindeki kahverenkleriyle çinilerinde bir bahar devri
yaşanmıştır.
“Klasik Devir” denilen bu dönem, Silivrikapı’daki İbrahim
Paşa Camiinin (1551) yapımı ile başlar. Bu gelişmenin bir diğer önemli
nedeni de Mimar Sinan dönemi olması ve onun yaptığı
pek çok yapıda çiniye büyük bir önem vermesidir. Nitekim, o dönemin
eserlerini sıralamak bu önemin derecesini de gösterir. Süleymaniye
(1560), Sultanahmet’ de Sokullu Mehmet Paşa (1571), Kasımpaşa’da Piyale
Paşa (1573), Eminönü‘de Rüstempaşa (1560) Camileri, Topkapı Sarayında
Altınyol panoları, III.Murat Kasrı, II. Selim ve III. Murat Türbeleri ,
Tophane’de Kılıçali Paşa (1580), Üsküdar’da Toptaşında Eski Valide
(1583), Fatih, Çarşamba ve Karagümrük dolaylarındaki Mehmet Ağa,
Ramazan Efendi, Edirne Selimiye Camileri ve İstanbul’da Topkapı‘daki
Takkeci İbrahim Ağa ve Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan’ın türbeleri
dönemin en seçme çinileriyle süslenmiş anıtsal yapılardır.
Sultan Ahmet Camii (1616), Topkapı Sarayında Bağdat ve
Revan Köşkleri, Üsküdar’da Çinili Cami, Eminönü’de Hatice Turhan Sultan
Türbesi (1682), yine Eminönü’de Yeni Cami (1663) bu dönemde yapılmış
ve çinilerle bezenmiş başlıca yapıtlardır.
ÇİNİ SANATI


Türklerde iç ve dış mimari süslemenin en renkli kolu olan
çini sanatı, asıl büyük ve sürekli gelişmesini Anadolu Türk mimarisinde
göstermiştir. Çeşitli tekniklerle zenginleşen bu süsleme sanatı, hep
mimariye bağlı kalmış, onun üstünlüğünü ezmemiş, ama renkli bir atmosfer
yaratarak mekan etkisini arttırmıştır. Türk mimarisinde çini
süslemenin kullanımını çok eski tarihlere kadar indirebiliriz.
Uygurların, Karahanlıların, Gaznelilerin, Harzemşahların ve özellikle
İran’da Büyük Selçukluların mimarisinde çininin az da olsa kullanıldığı
bilinmektedir. Bu sanat dalı, Anadolu Selçukluları ile çok yaygın ve
çeşitli tipteki mimari yapıtlar üzerinde büyük bir gelişme göstererek
varlığını günümüze kadar sürdürmüştür. Her dönemin çini süslemesi, daha
önceki dönemin teknik üstünlüğünü sürdürmekle birlikte yeni teknik
buluş ve renklerle bu sanatı zenginleştirmiştir.
Anadolu Selçuklu mimarisinde dini yapılar mozaik çini
tekniği ile süslenmiştir. Bu teknikte firuze, mor, yeşil, lacivert
renkte sırlanmış çinilerden istenen örneğe göre kesilmiş parçalar alçı
zemin üzerinde bir araya getiriliyordu. Selçuklu köık ve sarayları ise,
yıldız, haçvari, altıgen, kare, dikdörtgen gibi geometrik çini
levhalarla kaplanmıştır. Selçuklular ayrıca, sır üstüne uygulandığında
metalik bir parıltı veren “Perdah” tekniğini geliştirmişlerdir. Dini
yapılarında ise geometrik kompozisyonların yanında, rumi ve palmet gibi
soyut bitkisel motifli kıvrık dallara da yer vermişlerdir. Ayrıca, çok
etkili iri kufî ve sülüs yazılarla yapılan süsleme de önemli bir yer
tutar. Anadolu saraylarındaki çini süslemeler ise çeşitli duruşlarda
insan, av hayvanları, kuşlar, çift başlı kartal, ejder, sfenks gibi
aralarında efsanevi yaratıkların da bulunduğu zengin bir figür
kolleksiyonunu gözler önüne sermektedir. Selçuklu döneminde çini
süslemenin merkezi Konya olmuştur. ilk örneklerde tuğla ve sırlı tuğla
kullanılmıştır. Ama, kısa bir süre içinde kesme mozaik çininin bütün
yüzeyleri kaplaması ile üstün bir düzeye varılmıştır.
Anadolu’da çini süslemeyi içeren erken tarihli önemli
yapılardan biri, Sivas Keykavus ıifahanesi’ndeki türbedir. Selçuklu
sultanı I. İzzeddin Keykavus’un yattığı bu türbenin cephesi, Sultan’ın
ölümünü bildiren yazılı levha çinileri ve mozaik çini süslemeleri ile
görkemli bir görüntüye sahiptir. Geometrik kompozisyonların ağırlıkta
olduğu bu yapıda, kazıma tekniği ile yapılmış iki küçük kartuş içinde
ustanın Marendli olduğu belirtilmiştir.
13. yüzyıldan kalma Eski Malatya Ulu Camii’nin kubbeli
mekanı ile eyvan ve avlu revağındaki çiniler, mimariye bağlı olan bu
süslemenin başarılı ve görkemli birer örneğidir. Kazıma tekniğinde
yapılmış çini kitabelerde belirtildiği gibi, ustaların Malatyalı oluşu,
bu sanatın artık Anadolulu sanatçılarca da başarı ile uygulandığını
ortaya koymaktadır.
Anadolu Selçukluların en önemli merkezi olan Konya’daki
mimari yapıları süsleyen çiniler, kentin bu sanat dalında da seçkin bir
merkez olduğunu göstermektedir. Alaeddin Cami’nin mihrabında ve
kubbeye geçiş bölgesinde çini süslemeler bulunmaktadır. Ayrıca Sırçalı
Medrese’nin (1243) eyvanındaki mozaik çini süslemeler, kitabede Tuslu
bir sanatçının isminin olması açısından önemlidir. İran’ın Tus
kentinden gelmiş bir aileden olan bu sanatçının Anadolu’da Konya ve
çevresinde etkinlik gösterdiği, öteki yapıtlarda görülen
benzerliklerden anlaşılmaktadır.
Konya Karatay Medresesi (1251), Selçuklu döneminde mozaik
çini sanatının ulaştığı üstün düzeyi, özellikle kubbede olmak üzere,
yapının hemen her bölümünü kaplayan mozaik çini süslemeleri ile gözler
önüne serer. Kompozisyonlara dikkatle bakıldığında, bu yapıdaki mozaik
çinilerin ciddi ve bilinçli bir biçimde yerleştirilmiş olduğu
anlaşılır.
Yine Konya’daki Sahip Ata Camii ve Külliyesi’nin
(1258-1283) çini süslemeleri, Selçuklu dönemindeki gelişimi ve
mimarideki yaygın kullanımı gözler önüne sermektedir. Caminin mihrabı,
minarenin gövdesi, türbenin içindeki lahitler, kemerler, ajurlu pencere
şebekeleri hep Selçuklu çini sanatının seçkin örnekleri ile kaplıdır.
Bu örneklerde bitkisel motiflerin daha geniş alanları kapladığı
görülmektedir.
Sivas’taki Gök Medrese (1272) ise, Selçuklu çini sanatının
13. yüzyılın sonuna doğru vardığı noktayı gösterir. Eyvan tonozunun
içi, mozaik çininin kabartma olarak da uygulandığını ortaya koyar.
Ayrıca eyvanın arka duvarının süslemesi, daha önce İran’da Selçuklu
yapılarında görülen sade tuğla süsleme yerine, Anadolu’da tümüyle mozaik
çini kullanıldığını göstermesi açısından ilginçtir. Tokat’taki Gök
Medrese’ nin eyvan cephesindeki çiniler ise, Selçuklu dönemi mozaik
çinilerinde kullanılan motiflerin bir özetini vermektedir. Çay
kasabasındaki Taş Medrese’ nin (1278) giriş eyvanında kırmızı tuğla ve
firuze çiniden kesilmiş, lotus-palmetli bir friz vardır. Mihrabındaki
çiniler ise, Türk çini sanatında ilk ve son kez uygulanmış olan bir
süsleme biçimini sunar. Firuze ve mor renkli çinilerle oluşturulan ve
Bizans sanatında görülen bir düğüm motifi, içinde “Allah” ve “Ali”
yazılı sekiz köşeli yıldızlarla birleştirilerek orijinal bir düzenleme
yaratılmıştır.
Ankara’daki Arslanhane Camii’nin görkemli mihrabı ise, 13.
yüzyıl sonunda varılan zenginliği ve teknik gelişmeyi belirtir. Firuze
ve lacivert renkli mozaik çininin kullanıldığı mihrapta, alçı süsleme
de önemli bir yer tutar.
Selçuklu dönemi saray ve köşkleri, ne yazık ki, günümüze
sağlam olarak gelememiştir. Ama yapılan kazılar sonucunda bu yapıların
zengin çini süsleme ile kaplı oldukları anlaşılmıştır. Konya’da
Alaeddin Köşkü denilen, fakat IŞ. Kılıçarslan zamanında inşasına
başlanan yapının kalıntılarında, Anadolu Selçuklu sanatında yalnız
burada kullanılan “Minaî” adı verilen teknikle yapılmış çiniler
bulunmuştur. Bu çinilerin hamuru sarımtırak renktedir, hamurun içinde
ise bağlayıcı olarak, alkalili kireç kullanılmıştır. Çok iyi yoğrulan
hamur, levha haline getirilir ve astarlanmadan sırlanırdı. Yedi rengin
kullanıldığı bu çinilerde, yüksek ısıya dayanan yeşil, koyu mavi, mor
ve firuze renkler sır altına boyanarak daha sonra desen yapılırdı.
Ardından siyah, kiremit kırmızısı, beyaz ve altın yaldızla sır üstüne
yeniden boyanarak daha hafif bir ısıda tekrar fırınlanırdı. Uygulanması
çok zor olan bu teknikle ortaya kaliteli ürünler çıkıyordu. Bu teknikle
yapılmış yıldız, haç biçimli baklava ve kare çini levhalarda, Selçuklu
dönemi saray yaşamını yansıtan taht ve av sahnelerinin yanında çeşitli
hayvan ve stilize bitkiler de görülmektedir.
Sultan I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılmış Kayseri
Keykubadiye (1224-26) ve Beyşehir Kubad Abad (1226-37) saraylarında ise
kare, sekiz köşeli yıldız ve haçvarı çini levhalar, sır altına boyama
ve sır üstüne madeni parıltı veren perdah tekniği ile yapılmışlardır.
Keykubadiye Sarayı’nda geometrik motiflerin yanında, firuze sır altına
siyahla helezonlar yapan kıvrık dallı süslemelerin bulunduğu kare
çiniler de kullanılmıştır. Beyşehir’deki Kubad Abad Sarayı ise çok
sayıda figürlü çini içeriyordu. Perdah tekniği bu yapıda da
kullanılmıştır. Bu teknikte desen, mat beyaz ya da mor ve firuze sırlı
çininin üstüne gümüş ya da bakır oksitli bir karışımla işleniyor, çini
alçak bir ısıda yeniden fırınlanıyordu. Böylece, oksitlerdeki maden
karışımı ince bir tabaka halinde çini yüzeyindeki süslemeyi kaplıyordu.
Haçvari çiniler arasına yerleştirilen sekiz köşeli yıldız biçimli
levhalar, çok çeşitli insan ve hayvan figürlerini içeriyordu. Bu
örnekler, Selçukluların dünyasal ve sembolik anlamlarla zenginleşen bir
tasvir anlayışını sergilemektedir.
Beylikler döneminde çininin kullanımı, Selçuklulardaki
kadar görkemli değildir. Ama bazı örneklerde, bu sanatın yine de
başarısını sürdürdüğü görülür. Özellikle Eşrefoğlu Beyliği’nin
Beyşehir’deki Camii (1299) ve bitişiğindeki türbe (1301), bu dönemin en
görkemli çini süslemelerine sahiptir. Camiye girişi sağlayan ve
kitabeyi taşıyan iç kapı, tümüyle mozaik çini kaplaması ile çini
sanatının zaferini vurgulayan bir tak gibidir. Türbenin kubbesini
kaplayan mozaik çinilerde artık, grift bitkisel motiflerin egemenliği
başlamıştır. Burada mozaik çininin beşgen levhalar halinde uygulanmış
oluşu da teknik bir özelliği gözler önüne serer.
Mozaik çini süsleme, Aydınoğlu Beyliği’nin Birgi Ulu
Camii’ndeki (1313) mihrap ve mihrap önü kubbesini taşıyan kemer
alındığında da sürer. Aynı beyliğin Selçuk’taki ısa Bey Camii’nde (1374)
ise, mihrap eksenindeki birinci kubbeye geçiş bölgesi, tuğla ve yıldız
biçimli çinilerle kaplıdır.
Mozaik çini süsleme, Selçuklu sanatının en yakın izleyicisi
olan Karamanlı Beyliği’nde de vardır. Ama bu kez, alçı süsleme içine
kakılmış olarak kullanılmıştır. Konya’daki Hasbey Darülhıffazı’nın
(1421) mihrabı ve kubbeye geçiş bölgesindeki mozaik çiniler, Selçuklu
dönemi özelliklerini sürdürür. Ancak Karaman’daki İbrahim Bey
İmareti’nin (1433) bugün İstanbul Çinili Köşk’te sergilenen renkli sırla
boyama tekniğinde yapılmış gösterişli mihrabında ise Osmanlı çini
sanatının etkilerini buluruz. Aynı etkilere, Germiyanoğlu Beyliği’nin
Kütahya’daki ımaret’ine bitişik II. Yakup Bey Türbesi’nin (1429) yer
aldığı setin bordürlerindeki, renkli sır boyama tekniği ile yapılmış
dikdörtgen levha çinilerde de rastlıyoruz.
Osmanlılarda çini sanatı başlangıcından beri çeşitli
tekniklerin uygulanması ile büyük bir aşama ve zenginlik göstermiştir.
Bursa Yeşil Cami (1419-22) ve külliyesinin çini süslemeleri, ilk dönem
Osmanlı sanatında çininin ulaştığı düzeyi sergiler. Bu yapıda
kullanılmış olan “renkli sır” tekniğinde desenin konturları kırmızı
hamur üzerine derin kazılarak ya da baskı ile basılmak suretiyle
işlenir, sonra renkli sırlarla boyanarak fırınlanır. Bir başka şeklinde
ise kırmızı hamurlu levha, beyaz bir astarla astarlandıktan sonra
desenin konturları krom, mangan karışımı şekerli bir madde ile çizilir.
Sonra renkli sırlarla boyanarak fırınlanır. Fırınlanma sonucunda
eriyen renkli sırların, kabaran konturlar sayesinde birbiri içine akması
önlenir.
Beyaz, sarı, fıstık yeşili ve eflatunun katılmasıyla
renklerde de bir zenginlik olmuştur. Ayrıca, hatayili kompozisyonlar ve
şakayık gibi Uzak Doğu kökenli desenler çini sanatına katılmıştır. Bu
yeniliklerin çini sanatına katılmasında Ali bin ılyas Ali’nin büyük
payı vardır. Aslında Bursalı olan usta 1402’de Timur tarafından
Semerkant’a götürülmüş, orada yeni teknik ve üslubu öğrenerek, dönüşünde
de beraberinde getirdiği Tebrizli ustalarla Bursa’daki ürünleri
gerçekleştirmiştir. Ayrıca Yeşil Cami’nin tümüyle çini kaplı hünkar
mahfilinde, yine çini ile yazılmış Muhammed el Mecnun ismi, bu bölümü
yapan ustanın iftaharla atılmış bir imzası gibidir.
Yeşil Türbe’nin mihrabındaki iki şamdan arasından
çiçeklerin fışkırdığı vazo ve tepede asılı olan kandil kompozisyonu,
değişmekte olan süsleme üslubunu gözler önüne serer. Çelebi Sultan
Mehmed’in tümüyle renkli sır tekniğindeki çinilerle kaplı lahdi ise,
çinili lahitlerin en görkemlilerinden biridir.
Bursa’daki Muradiye Camii ve Medresesi’nde (1425) ise daha
kısıtlı olan süslemeler, mozaik ve renkli sırla boyama tekniği ile
çeşitli biçimde tek renk sırlı levha çinilerden oluşmuştur.
Edirne Muradiye Camii’nin (1436) çinileri ise, ilk dönem
Osmanlı çini sanatında çininin gelişimini sergiler. Caminin mihrabı,
saydam renksiz sır altına mavi-beyaz teknikli çinilerin renkli sır
tekniği ile birlikte kullanımıyla oluşan teknik bir aşamayı
göstermektedir. Mihrap içindeki düğümlü şeritlerle çevrelenmiş zengin
rumili kıvrımlarda dönemin tezhip ve kalem işi süslemeleri ile
bütünleşen bir üslup birliği sezilir. Bunun yanında, çoğu Uzak Doğu
kökenli çeşitli bitkisel süslemeler, kompozisyonlara zenginlik katar.
Sır altına mavi-beyaz süslemeli altıgen çini levhalar, aralarına
yerleştirilmiş olan üçgen biçiminde firuze renkli çini levhalarla
birleşerek duvarları kaplar.
Edirne Üç şerefeli Cami’nin (1437-47) avlusunda yer alan
iki çini alınlıktaki levhalarda şeffaf sır altına uygulanmış
mavi-beyaza firuze ve eflatunun da katıldığı görülmektedir. Küçük
çiçekler, lehezonlar yapan kıvrık dallar ve yazılı kitabeler, bu
yapıdaki süslemenin ana desenleridir.
15. yüzyılın renkli sırla boyama tekniği, 16. yüzyılda,
özellikle de İstanbul’da sürer. Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi’nin
(1522) çinilerinde, renkli sırla boyama tekniğinde sırsız bırakılan
boı alanların fırınlandıktan sonra kırmızı boya ile boyanarak
renklendirildiği anlaşılmaktadır. şehzade Mehmed Türbesi’nin (1548)
içini kaplayan çini süslemelerde ise sütunlar, başlık ve kaidesini
içeren mimari formlar görülür. Burada sütunların taşıdığı bir revak
fikri tasvir edilmiştir. Bu örnekler renkli sır tekniğinin mimari ile
bağdaşan en yaygın kullanımını gözler önüne sermektedir.
16. yüzyılın ikinci yarısından sonra tüm teknikler terk
edilir. Yalnızca “sıraltı” diye adlandırılan teknik kullanılmaya
başlanır. Bu teknikte çini levhalara önce bir astar çekilir, sonra
istenen örnek dış çizgileri ile çizilir ve içleri arzulanan renklere
boyanır. Hazırlanan çini levha, sır içine daldırılıp kurutulduktan
sonra fırına verilir. Fırında ince bir cam tabakası halini alan saydam
sırın altında tüm renkler parlak bir biçimde ortaya çıkar. Bu dönemde
ayrıca renklere ancak yarım yüzyıl kadar sürecek olan orijinal bir
mercan kırmızısı da katılır. Çok kaliteli bir teknik ve zarif bir desen
anlayışı ile yapılanbu çinilerde, artık natüralist bir anlayışla
çizilmiş lale, sümbül, karanfil, gül ve gül goncası, süsen ve nergis
gibi çeşitli çiçekler, üzüm salkımları, bahar açmış ağaçlar, servi hatta
elma ağaçları, üstün bir yaratıcı güçle kompozisyonları
zenginleştirir. Ayrıca, hançer biçiminde kıvrılmış sivri dişli
yapraklar ve bunların arasında çeşitli duruşlarda kuş figürleri, kimi
zaman dabazı efsane hayvanları yer alır. Bu zenginleşmede hiç kuşku yok
ki, Osmanlı sarayına bağlı nakkaşların yaratıcı gücü etken olmuştur.
Özellikle şahkulu ve Karamemi gibi nakkaşbaşıların idaresinde çalüşan
nakkaşlar, çini ustaları için çeşitli desenler yaratmışlardır. Bu gür
kaynağın oluşturduğu Osmanlı saray üslubu, bu dönemde çeşitli sanat
yapıtlarıyla birlikte çini sanatında da bir üslup bütünlüğü
sağlamıştır.
İstanbul Süleymaniye Camii’nin (1550-57) mihrap duvarı,
kırmızı rengin ilk kez kullanıldığı, bahar açmış dallar ve diplerinden
fışkıran lale, karanfil gibi natüralist çiçeklerin yer aldığı çiniler
ile yeni üslubu açıkça ortaya koyar. Mihrabın iki yanındaki yazılı
madalyonlar ise, dönemin büyük hattatı Karahisari ve öğrencisi Hasan
Çelebi’nin ürünleridir.
Rüstem Paşa Camii (1561), 16. yüzyılın ikinci yarısında
çini sanatına kaynak olacak bütün desenlerin sergilendiği, mihrapların,
duvarların, payelerin tümüyle çinilerle kaplandığı gösterişli bir
yapıdır.
İstanbul Kadırga’da Sokullu Mehmet Paşa Camii (1571), çini
süslemelerin kubbenin pandantifli geçiş kısmında, pencere
alınlıklarında, mermer mihrabın çevresinde duvarda ve minberin külahında
yer alması ile mimariyi ezmeyen başarılı bir düzenlemeye sahiptir.
Bunun yanında, İstanbul Piyale Paşa Camii’nin (1573) çinili mihrabının
süslemeleri, dönemin kumaş desenleri ile olan benzerliği sergiler.
Edirne Selimiye Camii’nin (1569-75) çinileri, 1572 tarihli
fermanlardan anlaşıldığı gibi, ıznik’e özel olarak sipariş edilmiştir.
Bu yapı, çini süslemenin mimari ile bağdaşan, mimari üstünlüğü ezmeyen
bilinçli yerleştirilişini en başarılı bir biçimde ortaya koyar. Mihrap
duvarı, minber köıkü duvarı, galerileri taşıyan kemerlerin köşelikleri,
pencere alınlıkları ve özellikle de hünkar mahfili, dönemin en
kaliteli çinileri ile kaplıdır. Hünkar mahfilinde ki çiniler, 16.
yüzyılın ikinci yarısında varılan üstünlüğü, bahar açmış ağaçlar ve
elma ağaçları ile taçlandırır.
Üsküdar’da Atik Valide Camii (1583) mihrap duvarının iki
yanında yükselen çini panolar, vazodan taşan çeşitli çiçekler ve bahar
açmış ağaçları ile 17. yüzyıl çini sanatına kaynak olacak güçtedir.
Çini sanatında, 17. yüzyılın ilk yarısından itibaren teknik
açıdan bir duraklama ve gerileme başlar. Mercan kırmızısı kahverengiye
dönüşür, öteki renkler solar, sır altında akmalar görülür. Sır
parlaklığını yitirir, çatlaklar belirir, beyaz zemin de kirli ve
benekli bir görünüm kazanır. Desenler ise bir süre daha eski güçlerini
korumakla birlikte, gittikçe inceliklerini yitirir ve donuklaşırlar.
Sağlam siyah dış çizgilerin yerini de ince mavi bir renk alır.
İstanbul Sultan Ahmed Camii (1609-17), Türk çini sanatının
en parlak dönemine ait örneklerin toplandığı son büyük yapıdır. Bu
yapıda kayıtlara göre, 21043 çini kullanılmıştır. Özellikle üst kat
mahfillerinin duvarlarını kaplayan çini panolardan görülen bahar açmış
ağaçlar, asma dalları sarılmış servi ağaçları, üzüm salkımları, lale,
sümbül, karanfil demetleri, Çin bulutları ile kuşatılmış iri şakayıklar
ve sembolik üç top desenleri, yıldızlı geometri geçmeler gibi çok
farklı motiflerin ayrı ayrı panolar halinde bir araya getirilmiş
olması, bunların toplanmış çiniler olduğu kanısını uyandırmaktadır. Bu
yapıda, 16. yüzyıl ikinci yarısı ve 17. yüzyıl başı ıznik ve Kütahya
çinileri bir arada kullanılmıştır.
Topkapı Sarayı’nın çinileri, Osmanlı çini sanatının tüm
dönemlerini toplu olarak gözler önüne serer. Fatih Sultan Mehmed
tarafından yaptırılan, şimdi Arkeoloji Müzeleri bahçesinde yer alan
Çinili Köşk (1472), mozaik çini sanatının ilk Osmanlı dönemindeki üslup
gelişimini yeni kompozisyon ve renklerle gözler önüne seren anıtsal bir
yapıdır. Gösterişli bir eyvan biçiminde dışarıya açılan giriş
kısmında, geometrik kompozisyonlar, iri kufî ve sülüs yazılar, etkiyi
arttırmaktadır. Topkapı Sarayı Arz Odası’nın cephesindeki renkli sır
tekniğinde yapılmış çiniler ise, 16. yüzyıl başındaki örneklerin
özelliğini taşır.
Topkapı Sarayı’nda, 16. yüzyıl ikinci yarısının en kaliteli
çinilerinin bulunduğu bölümlerden biri de Hırka-i Saadet Dairesi’dir.
Bahar açmış ağaçlar üzerinde çifte kuşlu panolar, parlak kırmızı rengin
geniş bir zeminde kullanılmış olduğunu göstermesi açısınan önemlidir.
Sultan IŞI. Murad Dairesi’ndeki (1578) çiniler, kubbe eteğine kadar tüm
duvarları kaplar. 16. yüzyıl ikinci yarısının bu kaliteli çinilerinde,
beyaz zemin üzerine kırmızı, yeşil renklerin bulunduğu Çin bulutları,
nar çiçekleri ve kıvrık dişli yapraklar görülür. Ocak külahının iki
yanında yer alan bahar dallı kompozisyon ise, bulunduğu yere uygun bir
biçimde yerleştirilmiştir.
1640 tarihli Sünnet Odası’nın cephesini ise çeşitli
dönemlere ait çiniler süslemektedir. Artık kaliteli çinilerin
yapılamadığı dönemde, bu yapıda, saray depolarındaki çiniler ya da başka
yerlerden sökülerek getirilenler kullanılmıştır. 1.20 x 0.34 m.
boyutundaki yekpare çini panolarda, beyaz bir zemin üzerinde firuze ve
mavinin tonlarıyla kıvrık iri yaprak ve şakayıklı bir dal üzerinde
çeşitli duruşta kuş figürleri, alt kısmında ise Uzak Doğu kökenli iki
efsanevi geyik figürü bulunmaktadır. Saray nakkaşlarının desenlerine
göre biçimlendiği belli olan bu panolara benzeyen daha küçük boyuttaki
bir panoda ise, bir vazodan çıkan kıvrık yapraklı ve çiçekli bir dal
üzerinde kuş figürleri bulunmaktadır. ılginç olan, bu panoların
benzerlerinin 1639 tarihli Bağdat Köıkü içinde de yer almasıdır. Ancak
burada kompozisyon yekpare bir pano olarak değil, yedi ayrı levhanın
birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bu çiniler, biraz kabalaşmış
üsluplarına ve teknik aksaklıklarına rağmen, Sünnet Odası’ndaki 16.
yüzyılı ait orijinallerine bakılarak yapılmış oldukça başarılı
kopyalardır.
17. yüzyıl çini sanatının desen açısından henüz yaratıcı
gücünü sürdürdüğü Harem kısmında, Valide Sultan ve şehzadeler
Dairesi’ndeki çini kaplamalar, vazolardan taşan çeşitli çiçekler ve
bahar ağaçları ile mekana bir cennet bahçesi görünümü kazandırır. 17.
yüzyılın bu alandaki bir katkısı da Mekke ve Medine tasvirlerinin Türk
çini sanatında yer almasıdır. Böyle bir pano, Valide Sultan ıbadet
Odası’nda da bulunmaktadır. Bu tür panoların kitabeli olmaları, bunlara
belge niteliği de kazandırmaktadır.
Bu dönemde ıznik’in gittikçe azalan etkinliğinin yerini,
Kütahya almaya başlamıştır. Üsküdar Çinili Cami (1640) mihrabı,
minberin külahı ve nişli duvarları ile Kütahya çinilerinin ıznik
ürünlerini anımsatan başarısını gözler önüne serer. İstanbul Yeni Cami
ve Külliyesi’nin (1663) çinileri ise, 17. yüzyılın ikinci yarısındaki
teknik gerilemeye rağmen, çok çeşitli desenlerin hâlâ kullanıldığını
göstermektedir. Yapının hemen her bölgesinde yeşil, firuze ve lacivert
renklerin egemen olduğu çinilere rastlanır.
18. yüzyıl başlarında ıznik çiniciliği bir daha
canlanamayarak son bulur. Sultan IŞI. Ahmed ve Sadrazam Damat ıbrahim
Paşa, Türk çini sanatını yeniden canlandırmak için girişimlerde
bulunurlar. İstanbul Tekfur Sarayı’nda, ıznik’ten getirilen ustabaşı ve
fırın malzemeleriyle yeni bir imalathane kurulur. Başlangıçta ıznik
çinilerinin benzerleri yapılır. Ama, bu deneme de çok kısa sürer ve 25
yıl sonra Tekfur çiniciliği son bulur. Tekfur Sarayı çinileri adı
altında toplanan bu ürünlerin en ilginç örnekleri, Hekimoğlu Ali Paşa
Camii’nde (1734) ve Sultan IŞI. Ahmet Çeşmesi’nin (1732) saçağı altında
bulunmaktadır. Desen açısından ıznik çinilerine benzemekle birlikte,
Tekfur Sarayı çinilerinin yapım tekniği başarılı değildir. Sırlar mavi
bir ton almış, çatlaklar belirmiş, renklerde de solma ve akmalar
başlamıştır. Sıraltı tekniğindeki bu çinilere o zamana kadar çini
sanatında görülmeyen sarı ve turuncu da katılmıştır.
Kısa ömürlü bu çabanın yanında, Kütahya 18. yüzyıl boyunca
tek çini merkezi olarak etkinliğini sürdürmüştür. Ama, saray sanatının
görkeminden uzak, daha çok halk sanatının şematik üslubuna göre
oluşturulmuş çiçek buketleri ve rozetler ortaya çıkmıştır. Üsküdar Yeni
Valide Camii (1708), Kütahya Hisar Bey Camii’nin 1750 yılındaki tamiri
sırasında konulan çinileri, Antalya Müsellim Camii (1796) ve Topkapı
Sarayı’nın çeşitli yerlerinde bulunan çiniler, bu dönemin özelliklerini
yansıtırlar.
Bu özellikler, Neo-Klasik üslubun egemen olduğu 20. yüzyıl
başlarında yeni bir canlanmaya değişir. ıznik çinilerinin klasik
desenlerine dönülerek, başarılı örnekler verilir. Eyüp’teki Sultan
Mehmed Reşad Türbesi’nin (1918) içini kaplayan çini panolar, asma
yapraklı servi ağaçları, vazodan taşan çiçekler, bahar ağaçları, kırmızı
renginde katıldığı renk çeşitlemesi ile bu yeniden canlanışı gözler
önüne sermektedir.
Osmanlı çini sanatının görkemli örnekleri, küçük çapta da
olsa, 20. yüzyıl başında yeniden yaşatılmaya çalışılmıştır. Kütahya
çiniciliği ise günümüzde, zaman zaman Türk çini sanatının parlak
geçmişini
anımsatan örneklerle varlığını
sürdürmektedir






En son TAŞCI tarafından Ptsi Ocak 31, 2011 3:58 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 7 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://ozkanmermer.turcforumpro.com
TAŞCI
Admin


Mesaj Sayısı : 184
Kayıt tarihi : 16/01/11
Yaş : 47
Nerden : istanbul

MesajKonu: ÇİNİ ÇEŞİTLERİ   Ptsi Ocak 31, 2011 1:19 pm







Efsaneye göre Çiniye dair herşey, gizemli
bir kadının özel bir topraktan yaptığı çömleklerin büyüsüne kapılan
halkın, kadını takip edip kullandığı özel toprağı çıkardığı yeri
öğrenmeleri ile başlar. İşte o yer de bugünkü Kütahya’dır.





HALİÇ İŞİ
17. yüzyıl Osmanlı çinicilik sanatında mavi–beyaz çinilerde
çok ince kıvrık dallar, bunlar üzerinde hataîlere ve küçük çiçeklere
rastlanır. Haliç işi diye bilinirler



AB-I REVAN
kalpteki ferahlık...Beyaz zemin üzerine su çiçeklerini
andıran mavi desenlerle işlenmiştir, hayatı mutluluğu sevinci kederi
kısacası her duyguyu tansıtır




YILDIZ GEÇMELER
İlk Osmanlı çinileri arasında mavi–beyaz süslü çiniler en
önemli dönemini oluşturur. Zemin mavi ile boyanmış, örnekler beyaz
olarak yapılmıştır. Motiflerde Selçuklu camilerinin geometrik yıldızlı
geçmeleri, motifler de katılmıştır.



KAPTAN-I DERYA
Osmanlı çini sanatçıları özellikle doğadan, günlük hayattan
esinlenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun zafer temsili gemiler de
İstanbul’un günlük hayatı ile bütünleşmiş parçalardı. Bu nedenle onları
yüksek tasarım çizgileriyle, ahenk ve zerafet içinde sanata dahil
ettiler.




SELÇUK ZİNCİRLERİ
Selçuk dönemi eserlerindendir. Zemin mavi ile boyanmış,
örnekler beyaz olarak yapılmıştır. Motiflerde Selçuklu camilerinin
geometrik zincir geçmeleri, de katılmıştır. Günümüze uyarlanan halat
zincirini de bunların arasında sayabiliriz




LALELERİN DANSI
16. yüzyıl’da Çini atölyelerinin büyük bir teknik başarısı
olan kabarık parlak mercan kırmızısının çinilerde kullanılması
gerçekleşti. Firûze, mavi, koyu bir tatlı yeşil, kırmızı, açık
lâcivert, beyaz ve bazen görülen siyah olarak yedi rengin, bu çinilerde
sır altına tatbiki, dünya çini sanatında benzeri görülmemiş bir teknik
gelişmedir.




DEVR-İ ALEM
Bu devir çinilerinde kullanılan motiflerde, karanfil,
sümbül, lâle, şakâyık, nar çiçeği, bahar yani çiçek, açmış erik ve
kiraz dalları ile, tamamıyla naturel örnekler hakimdir. Hançer gibi
kıvrılan iri yeşil yapraklar, çiçeklerin arasını doldurmaktadır...





ÇEŞM-İ GÜRYAN
Çeşm-i Giryân; ağlayan göz..Gözyaşları üzüm taneleri gibi beyaz yanaklarında salkım saçak...
Çini sanatının doğuş merkezlerinden İznik’deki asma
bahçeleri dönemin çini ustalarına ilham olmuş... Evrendeki yeryüzü,
güneş ve ay uymunu temsilen üçlü bir denge içinde, bu üç üzüm salkımı
çini karo içine titizlikle işlenmiştir



LALEZAR
Lalezar; lale bahçesi, sarmaşık laleler. Laleler şıklığı ve zerafetiyle çini sanatının vazgeçilmezi..






NAF-I ŞEB
Nâf-ı Şeb; Gece yarısı... Gece ışıklarının çini sanatındaki dansı. Doğadaki tüm ışıkların çiniye yansıması







Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://ozkanmermer.turcforumpro.com
TAŞCI
Admin


Mesaj Sayısı : 184
Kayıt tarihi : 16/01/11
Yaş : 47
Nerden : istanbul

MesajKonu: ÇİNİLERİMİZ DUVAR ÇİNİLERİ   Ptsi Ocak 31, 2011 4:05 pm























Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://ozkanmermer.turcforumpro.com
TAŞCI
Admin


Mesaj Sayısı : 184
Kayıt tarihi : 16/01/11
Yaş : 47
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: ÇİNİ YER ve DUVAR KAROLARI   Ptsi Ocak 31, 2011 5:55 pm















































Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://ozkanmermer.turcforumpro.com
TAŞCI
Admin


Mesaj Sayısı : 184
Kayıt tarihi : 16/01/11
Yaş : 47
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: ÇİNİ YER ve DUVAR KAROLARI   Ptsi Ocak 31, 2011 6:25 pm













Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://ozkanmermer.turcforumpro.com
TAŞCI
Admin


Mesaj Sayısı : 184
Kayıt tarihi : 16/01/11
Yaş : 47
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: ÇİNİ YER ve DUVAR KAROLARI   Ptsi Ocak 31, 2011 6:42 pm















Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://ozkanmermer.turcforumpro.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: ÇİNİ YER ve DUVAR KAROLARI   Bugün 6:20 am

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
ÇİNİ YER ve DUVAR KAROLARI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ÖZKAN MERMER :: ÖZKAN MERMER :: GRANİT MERMER ÇİNİ ÇİMSTONE MOZAİK ÇEŞİTLERİ-
Buraya geçin: